Dünyada iki kıtayı birbirine bağlayan, imparatorluklara başkentlik yapmış ve her taşının altından binlerce yıllık bir hikayenin fışkırdığı İstanbul, keşfetmekle bitmeyecek bir hazinedir. Ancak bu kadim şehrin ruhunu gerçekten hissetmek isteyenlerin rotasını çevirmesi gereken ilk ve en önemli nokta, şüphesiz Tarihi Yarımada bölgesidir. Modern İstanbul’un karmaşasından sıyrılıp, zamanın adeta durduğu, Bizans ve Osmanlı mirasının iç içe geçtiği Sultanahmet Meydanı, sadece bir turistik güzergah değil, dünya mimarlık tarihinin özetidir. istanbulburada.com okurları için hazırladığımız bu yazıda, şehrin kalbinin attığı meydandan, gökyüzüne uzanan Ayasofya’nın görkemli kubbesine ve yerin altındaki gizemli sular diyarı Yerebatan Sarnıcı’na uzanan, sırlarla dolu bir yolculuğa çıkıyoruz.
Bu eşsiz yolculuğun başlangıç noktası, Romalıların Hipodrom, Osmanlıların ise At Meydanı olarak adlandırdığı, bugünkü adıyla Sultanahmet Meydanı'dır. Adımınızı attığınız ilk anda sizi karşılayan atmosfer, yüzyıllar öncesinin yarışlarına, kutlamalarına ve isyanlarına tanıklık etmiş bir alanın ağırlığını taşır. Meydanın tam kalbinde gökyüzüne bir mızrak gibi saplanan Dikilitaş (Theodosius Obeliski) ve hemen yakınındaki Örme Dikilitaş, İstanbul’un ne kadar köklü bir geçmişe sahip olduğunun en somut kanıtlarıdır. Meydanda yürürken kulağınıza çalınan farklı dillerdeki konuşmalar, simitçilerin davetkar sesleri ve Alman Çeşmesi’nin zarif mimarisi, buranın yaşayan bir açık hava müzesi olduğunu hissettirir. Burası, İstanbul gezilecek yerler listesinin her zaman bir numarasında yer alsa da, meydanı sadece fotoğraflayıp geçmek yerine, banklarda oturup ezan sesinin martı çığlıklarına karıştığı o mistik anı deneyimlemek gerekir.
Meydanın en baskın silüeti ve dünya mimarlık tarihinin başyapıtı olan Ayasofya, tüm heybetiyle ziyaretçilerini selamlar. Tarih boyunca kilise, müze ve cami olarak hizmet veren bu anıtsal yapı, Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi ismiyle bugün de maneviyatın ve sanatın zirve noktasıdır. Kapısından içeri girdiğinizde, devasa ana kubbenin yarattığı hacim hissi ve yüzyıllara meydan okuyan mozaiklerin ışıltısı karşısında büyülenmemek imkansızdır. İmparator Jüstinyen’in "Süleyman, seni geçtim!" diyerek övündüğü bu yapı, o dönemde bir mühendislik harikası olarak kabul edilmiştir ve bugün hala mimarların çözmeye çalıştığı statik sırları barındırır. Duvarlardaki mermer kaplamaların desenlerinden, kubbeyi taşıyan devasa sütunlara kadar her detay, Bizans ve Osmanlı sanatının eşsiz sentezini sunar. Ayasofya ziyareti, sadece bir ibadethaneyi görmek değil, insanlığın ortak mirasına tanıklık etmektir. İçerideki ışık oyunları, hat levhalarının zarafeti ve mekanın akustiği, İstanbul’un neden "Şehirlerin Ecesi" olarak anıldığını kanıtlar niteliktedir.
Gözlerinizi gökyüzüne, Ayasofya’nın kubbesine diktikten sonra, bu kez rotamızı yerin altına, İstanbul’un karanlık ve gizemli yüzüne, Yerebatan Sarnıcı’na çeviriyoruz. Ayasofya’nın hemen güneybatısında yer alan bu sarnıç, dışarıdaki kalabalıktan ve güneş ışığından kaçıp, tarihin derinliklerine inmek isteyenler için bambaşka bir evrendir. Merdivenlerden aşağıya doğru indiğinizde hissettiğiniz serin hava ve suyun huzur veren sesi, sizi dış dünyadan tamamen koparır. Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından yaptırılan ve halk arasında "Yerebatan Sarayı" olarak da bilinen bu yapı, suyun içinden yükselen 336 adet mermer sütunuyla adeta sonsuz bir ormanı andırır. Loş ışıklandırmanın sütunlar üzerinde yarattığı gölgeler ve suyun yüzeyindeki yansımalar, fotoğraf tutkunları için eşsiz kareler sunar.
Sarnıcın en büyük sırrı ve ziyaretçilerin en çok merak ettiği detay ise, kuzeybatı köşesindeki iki sütunun altında kaide olarak kullanılan Medusa başlarıdır. Roma dönemi heykel sanatının en özel örneklerinden olan bu başların, neden ters ve yan olarak yerleştirildiği hala bir tartışma konusudur. Efsaneye göre Gorgon canavarlarından biri olan Medusa’nın bakışlarıyla insanları taşa çevirdiğine inanılır ve bu heykellerin sarnıcı koruması amacıyla oraya konulduğu düşünülür. Yerebatan Sarnıcı giriş ücreti veya sırası ne olursa olsun, yürüyüş platformu üzerinde ilerlerken suyun içinde süzülen balıkları izlemek ve Dan Brown’ın Cehennem romanına da konu olan bu atmosferi solumak, İstanbul deneyiminin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Restorasyon sonrası modern aydınlatma sistemleriyle daha da etkileyici hale gelen sarnıç, zaman zaman ev sahipliği yaptığı klasik müzik konserleri ve sanat etkinlikleriyle de tarihi dokuyu modern sanatla buluşturur.
Tarihi Yarımada turu, sadece bu üç yapıyla sınırlı kalmasa da, Sultanahmet, Ayasofya ve Yerebatan Sarnıcı üçgeni, şehrin DNA’sını çözmek için en doğru başlangıçtır. Burası, her taşında bir imparatorun izini, her sütununda bir mimarın dehasını ve her köşesinde İstanbul efsanelerini barındırır. İstanbul'da bir gün geçirecek olanların bile mutlaka uğraması gereken bu bölge, sabahın erken saatlerinde ayrı, gün batımında ayrı, gece ışıklandırmasında ise bambaşka bir büyüye bürünür. Özellikle Ayasofya ve Sultanahmet Camii (Mavi Cami) arasındaki parkta oturup, iki dev mabedin birbirine selam duruşunu izlemek, bu şehrin manevi huzurunu hissetmek için paha biçilemez bir andır.